Hayatınızın bir anlamı olduğunu hissetmek, insan olma deneyiminin en temel parçalarından biridir. Araştırmalar, hayatını anlamlı bulan insanların hem psikolojik hem de fiziksel olarak daha sağlıklı ve daha mutlu olma eğiliminde olduğunu gösteriyor. O halde asıl soru şu: Hayatın anlamı nadir ve ulaşılması zor bir deneyim mi, yoksa zaten orada olan bir şeyi fark etmek mi?Anlamlılık kavramı çoğu zaman mutluluk, amaç ya da hayatı "yoluna koymak" gibi kavramlarla karıştırılır. Oysa literatür, bu kavramların birbirinin yerine geçemeyeceğini aksine karmaşık ama ayrı bir ilişki içinde var olduğunu göstermektedir. Bir insan mutlu olabilir ama hayatını anlamsız hissedebilir.Hayatı zorlayıcıyken bile derin bir anlam duygusuna sahip olabilir. Bu ayrım, anlamlılığı yüzeysel bir iyi olma hâlinden ayıran en önemli noktadır.
Uzun yıllar boyunca profesyoneller hayatın anlamını derin bir sorgulama süreciyle, yoğun öz-yansıtmayla ya da anlamsız görünen bir dünyada anlam yaratma çabasıyla elde edilebilen özel bir deneyim olarak tanımlamıştır. Ancak güncel araştırmalar bize farklı bulgular ortaya koymaktadır. Çoğu insan, çoğu zaman hayatını anlamlı hissediyor. Bazen aktif olarak anlam inşa etmek gerekse de özellikle travmatik yaşantılardan sonra çoğu durumda yapılması gereken zaten var olan anlamı fark etmekten ibarettir.Araştırmacılar, hayatın anlamını tek bir duygu ya da düşünceyle açıklamanın yetersiz olduğunu savunmaktadır. Anlam iki temel boyuttan oluşmaktadır.Hayatı anlama biçimimiz olan tutarlılık ve bizi geleceğe taşıyan amaçtır. Bir diğer boyut ise önemdir. Yani hayatın yalnızca anlaşılır ve hedefli olması yetmez.aynı zamanda yaşamaya değer olduğuna dair derin bir inanç da gerekir.
Araştırmacılar hayattaki anlam deneyimini üç temel boyutta ele alıyor: önem, tutarlılık ve amaç. Bu üç boyut, hayatın neden yaşamaya değer olduğu sorusuna yanıt vermektedir.
İlkihayatta önemli olduğumuzu hissetmek, yani "varoluşsal mesele" duygusudur Bu, yalnızca tarihe adını yazdıran insanlar için geçerli değildir. Çoğu insan, başkalarının hayatında küçük ama gerçek bir fark yarattığında kendini önemli hisseder. Güvenilir bir arkadaş olmak, birine destek olmak, ihtiyaç duyan bir yabancıya yardım etmek önemli hissetmek için yeterlidir. Araştırmalar, başkaları üzerinde olumlu bir etki yarattığını hisseden bireylerin hayatlarını daha anlamlı algıladığını açıkça ortaya koyuyor. Bunun yanında, yaşadıklarımızın bizim için değerli olması da önem duygusunu besler. Doğanın güzelliğini fark etmek, müziğe kapılmak ya da sahici bir insan temasını hissetmek, hayatın anlamını sessizce hatırlatır.
İkinci boyut, tutarlılık, yani hayatın "anlamlı hissettirmesi"dir. Çoğu zaman hayatı anlamlandırmak için yoğun çaba sarf etmeyiz.Çünkü hayat zaten bir düzen duygusu sunar. Gün doğumları, rutinler, tekrar eden küçük alışkanlıklar kısacabu ritimler, hayatın anlamlı olduğu hissini destekler. Ancak travma, kayıp ya da ani değişimler bu tutarlılığı bozduğunda dünya anlamsızlaşmış gibi hissedilebilir. Böyle zamanlarda zamana, ilişkilere, sanata ve hayata yeniden yapı kazandıran rutinlere ihtiyaç duyarız. Çünkü anlam, yalnızca noktaları birleştirmek değil ortaya çıkan resimde bir değer bulabilmektir.Tutarlılık, yalnızca olan biteni anlamak değildir.Yaşananların bir bütünlük hissi vermesidir. Hayatın parçaları birbirine değdiğinde, geçmiş deneyimler bugünü açıklayabildiğinde ve yaşananlar kişiye yabancı gelmediğinde, dünya daha katlanılabilir hâle gelir. Ancak bu tutarlılık kaybolduğunda, insan kendini kendi hayatına bile dışarıdan bakıyormuş gibi hissedebilir. İşte bu noktada anlam duygusu zedelenir.
Son olarak, amaç duygusu, hayata yön verir. Amaç, zorluklara rağmen ilerleyebilme kapasitesidir. Nietzsche'nin dediği gibi, "Yaşamak için bir nedeni olan kişi, her şeye katlanabilir." Günlük eylemlerimizin arkasındaki neden netleştiğinde, en zor süreçler bile daha katlanılabilir hâle gelir. Ancak bu amaç, dış baskılardan ziyade kişinin kendi değerleriyle uyumlu, içselleştirilmiş nedenlerden beslendiğinde gerçek anlamını bulur.Amaç, yalnızca hedef belirlemek yerine yapılan şeylerin nedenini bilmektir. Belirleyici olan motivasyon değil tutkudur. Motivasyon geçicidir ve zorunlulukla ilgilidir. Tutku ise kişiyi kendiliğinden harekete geçiren anlam taşıyan bir güçtür. Ancak her tutku sağlıklı değildir. Takıntılı tutkular kişiyi tüketirken uyumlu tutkular hem ilişkileri hem de psikolojik iyi oluşu güçlendirir.Anlamlılık yalnızca bireysel bir iç süreç değildir.Büyük ölçüde ilişkiler içinde inşa edilir. Araştırmalar, sosyal bağlantıları zayıf olan, yalnızlık ve dışlanmışlık hissi yaşayan bireylerin hayatlarını daha anlamsız algıladığını göstermektedir. Başkalarıyla kurulan bağlar, kişinin hem önemli hissetmesini hem de amaç duygusunu besler.Ancak her ilişki anlam üretmez. İnsan, gerçekten ait hissettiği, olduğu gibi kabul edildiğini düşündüğü ilişkilerde anlam bulur. Araştırmalar, aidiyet duygusunu hatırlayan bireylerin, yalnızca yardım aldıkları ya da övgü duydukları anları hatırlayanlara kıyasla daha yüksek anlamlılık bildirdiklerini göstermektedir. Çünkü anlam, değer görmekten çokbir yere ait hissetmekle ilgilidir.
Hayatı anlamlı kılan şey her soruya büyük cevaplar bulmak değildir. Bazen anlam, zaten yaşadığımız hayatın içinde fark edilmeyi bekliyordur. Ve belki de yapılması gereken tek şey, biraz durup bakmaktır.Hayatı anlamlı kılmak, her soruya cevap bulmak değildir.Tutarlılık, amaç ve aidiyet arasında kendi dengesini kurabilmektir. Ve çoğu zaman bu anlam, aradığımız yerde olamayabilir.Belki de zaten durduğumuz yerde bizi bekliyordur.