"En iyi okul tecrübedir ama okulun masrafı biraz fazladır." sözünce; tecrübe abidesi kişilerden hem istifade etmek hem de onlara vefa göstermek adına, ilimizde eğitim yöneticisi olarak görev yapmış müdürlerimizle dünü ve bugünü değerlendirmek, akabinde bunu kitaplaştırmak için söyleşiler yapmayı ve gazete köşemde okurlara, özellikle de eğitim camiasına sunmayı arzu ettim. Umarım istifade edilir.
Bu bağlamda bugünkü söyleşimizi; Osmancık ilçemizin köklü okullarından biri olan Osmancık İmam Hatip Lisesinin ilk müdürlüğünü yapmış, toplumda değer görmüş, ülkenin her köşesinde görev alan binlerce öğrencinin yetişmesine vesile olmuş, aynı zamanda benim de öğretmenim olan ve bir gün derse geç kaldığım için bir tokadını yediğim Sayın Mustafa Balcı Hocamla gerçekleştirdim.
Mahir Odabaşı: Sayın Hocam, Mustafa Balcı kimdir? Kısaca tanıtabilir misiniz?
1946 yılında Dodurga ilçesinin Berk köyünde doğdum. O zamanlar köylerde öğretmen yoktu; onların yerine "eğitmen" denilen kişiler vardı ve üç yıl eğitim verirlerdi. Ben de okumaya meraklıydım. Kayıtlı olmadan, öylesine okula gidip geldim. Sonra Mustafa Erdal adında bir öğretmen geldi. Beş altı yaşlarında ilkokula başladım.
Yıl sonunda okula müfettiş geldi. Benden büyük bir arkadaşıma tahtaya "Kedi fareyi tuttu, yalamadan yuttu." yazmasını söyledi. Yazamadı. O an "Ben yazarım öğretmenim." dedim. "Yaz." dedi, yazdım. Bunun üzerine müfettiş, "Bu sınıfta kalsın, bu geçsin." dedi. O günü hiç unutmuyorum.
1957 yılında Çorum İmam Hatip Okuluna başladım. Rize'den Samsun'a kadar pek çok ilden öğrenci vardı. O dönem oralarda İmam Hatip Lisesi yoktu. Okul önce çarşıda, Veli Paşa'da açıldı; sonra şimdiki yerine taşındı. Sınıfın en küçüğü bendim. O yıllarda yaşı büyük olanlar da okula yazılıyordu; hatta evlenip boşanmış olanlar bile vardı.
Yazları Osmancık'ta, Laçin'de ve Kargı'da hocalardan ders aldım. O zamanlar bir dersten zayıfı olan doğrudan sınıfta kalıyordu.
Mahir Odabaşı: Sayın Hocam, üniversite hayatınızdan ve öğretmenliğinizden biraz bahseder misiniz?
1964 yılında İstanbul İslam Enstitüsünü kazandım. O zamanlar ilk sınav Çorum'da yapılırdı; başarılı olanlar mülakat için ilgili üniversiteye giderdi. Orada da başarılı olanlara yatılı okuma imkânı verilirdi. İlahiyat fakültelerine ise düz liseden öğrenci alınıyordu. İslam Enstitüsü mezunu ile ilahiyat mezunu arasındaki fark okullarda belli olurdu. Çünkü bizdeki altyapı daha sağlam olurdu.
Hiç unutamadığım bir anımı anlatayım: İstanbul'da Kabataş Camii civarında dolaşıyorduk. Bir kadın, evli biriyle ilişki yaşamış, kandırılmış ve bunalıma girerek kendini denize atmış. "Yetişin! Kadın denize atladı, yüzme bilen kurtarsın!" diye bağırıyorlardı. Köyümüz Kızılırmak kenarında olduğu için yüzmeyi biliyordum ama denize hiç girmemiştim. Yanımdaki Karadenizli arkadaşlar denize girmiş, yüzme biliyorlardı; fakat "Su soğuk, biz girmeyiz." dediler.
Bir canın kurtulmasına vesile olmak için hemen üstümü çıkarıp "Bismillah." diyerek denize atladım. O sırada dizimi taşa vurdum ama aldırmadım. Kadını yakaladım, kaldırdım. "Bırak beni, ölmek istiyorum." diyordu. "Ölmek yok, seni kurtaracağım." dedim. Zor da olsa kenara çektim. İlkyardım yapıldı, ambulansla hastaneye götürüldü.
Ertesi gün gazetelerde "Denize atlayan kadını kahraman bir genç kurtardı." diye haber olduk. Neyin nerede ve kime fayda sağlayacağı belli olmuyor. Bazen bir özelliğiniz hayat kurtarabiliyor.
1968 yılında üniversiteden mezun olunca mecburi hizmet için Urfa İmam Hatip Lisesine tayinim çıktı. Yaşlı bir müdür vardı, bana 5. sınıfları verdi. Mizacım gereği biraz sert yapılıyımdır. Çalışkan öğrencilerle aramız iyiydi; tembel öğrencilerle problemler oluyordu. Bir ara beni sıkıştırmaya karar vermişler. Çalışkan öğrenciler bunu duyunca aralarında tartışma çıkmış, "Hocamızdan memnunuz." demişler. Ben de başım derde girmesin diye askerliğe müracaat ettim. Balıkesir'de acemiliği, Cizre'de ise yedek subay olarak askerliği tamamladım.
Askerde namazında niyazında bir binbaşımız vardı. Bir gün üst rütbelilerin de katıldığı bir etkinlikte, binbaşı sahneye çıkınca biz fazla alkışladık. Bunu gören albay bozuldu. Binbaşı sonradan, "Ah arkadaşlar! Bana iyilik yapmadınız, şimdi bu adam bana kafayı takar." dedi. İşin o yönünü düşünmemiştik.
Askerlik sonrası Tokat Erbaa Lisesine atandım. O dönem bizim branşlara bakış farklıydı. Bodrum katta bir sınıf verdiler; fareler cirit atıyordu. Din dersinin seçimi için veliler dilekçe verirdi. Önce öğrencilere, sonra ilçe vaizine durumu anlattım. Vaiz Efendi de iyi bir şekilde cemaate durumu anlattı. Pazartesi dilekçeler geldi ama hepsini öğrenciler imzalamıştı. Müdür kabul etmedi.
Cuma günü bayrak töreninde müdürden üç dakika izin aldım. "Çocuklar, dilekçeleri getirmişsiniz ama imzalar size ait. Bu geçerli değil. Lütfen anne babanıza imzalatın." dedim. Böylece din dersini seçenlerin sayısı arttı.
Sonra Çorum İmam Hatip Lisesine tayin oldum. Görev yaparken 1975 yılında Osmancık İmam Hatip Lisesi açıldı. "Oraya müdür olarak seni göndereceğiz." dediler, kabul ettim.
Mahir Odabaşı: Sayın Hocam, Osmancık İHL'nin ilk müdürüsünüz. O günleri biraz anlatır mısınız?
Osmancık İHL, altyapısı olmayan, sıfırdan kurulan bir okuldu. Çok emek vermemiz gerekiyordu. Rahmetli Müftü Naim Arınık ile omuz omuza çalıştık. İlk olarak Kur'an kursunda eğitim başladı. Halkın teveccühü çoktu ama yer yoktu. Okulun yanındaki Lazların binasının zemin katını sınıf yaptık. Gemici Mahallesi'ndeki Endüstri Meslek Lisesinde de birkaç sınıf açtık. Hiçbir veliye "Yer yok." demedik.
İmam Hatip müdürlerinin müftülüklerle iyi diyalog içinde olması gerekir. Öğrencilerin sahada uygulama yapması ve cami görevlilerinin desteği çok önemlidir. İlçede bunu uygulamaya çalıştım. Ayda birkaç kez öğrencileri merkez ve köylere götürürdük. Biri vaaz eder, biri cuma namazı kıldırır, diğeri müezzinlik yapardı. Camilerde İHL'ye karşı bir heyecan oluşurdu. Vatandaş da maddi manevi destek verirdi.
Çeltik fabrikalarına kutular koyduk. Vatandaş çeltiğini dövdürürken o kutulara hayır için pirinç koyardı; o da öğrencilere harcanırdı.
İHL'de görev yaparken çevre yolu kenarındaki vakıflara ait 15 dönümlük araziyi okula kazandırdık. Toplanan paraları, müdür yardımcım rahmetli Mansur İnan ile Samsun'da Vakıflara yatırmaya gittik. Para dolu çantayı kaybetmeyelim diye sıkı sıkı tutuyordum. Mansur Hoca beni korkutmak için arkamdan çantaya uzandı; hemen daha da sıkı tuttum. Çünkü emanet büyük, para yüklüydü.
1999 yılında emekli oldum. Üç oğlum, bir kızım var. Oğlum Asım Balcı, Altındağ Belediye Başkanlığı yaptı; şu anda özel bir üniversitede profesör olarak görev yapıyor. Çorum'da ikamet ediyorum. Bir ara Çorum Hâkimiyet Gazetesinde yazılar yazdım.
Mahir Odabaşı: Sayın Hocam, son olarak neler söylemek istersiniz?
Öncelikle herkes bugünlerin kıymetini iyi bilmeli. Bizim çocukluk yıllarımızda imkânlar çok kısıtlıydı. Yöneticilik yaptığımız dönemlerde en temel araç gereci bulmak bile zordu. Şimdi ise çok şükür bolluk var. Gençlere düşen bunun idrakiyle daha çok çalışmak.
Diğer taraftan, öğretmenler ve din adamları toplumda sıkça eleştiriliyor. Ancak çoğu zaman gıyabında haksızlık da yapılıyor. Rastgele eleştirmek yerine insanın kendi eksiklerine bakması daha doğru olur. Böyle yapabilirsek yeni nesli daha güzel yetiştirme imkânımız olur.
Mahir Odabaşı: Sayın Hocam, bilgi ve hayat tecrübenizden her zaman istifade etmek isteriz. Sağlık, sıhhat ve afiyet dolu bir ömür diliyorum. Hatırınız var olsun.
Hiç önemli değildir görevdeyken gelecek iltifatlar;
Lâkin önemlidir, emekli olunca hâl hatır soracaklar…