Eskiden genç kızlar, annelerinin refakatinde çeyiz dizerdi. Aylar, kimi zaman yıllar süren o sabırlı emek; vakti geldiğinde görücüye çıkarılır, sandıklar açılır, iğne oyaları, danteller, işlemeler tek tek serilirdi. Gelen giden "Neyi var, neyi yok?" diye bakar; artısını eksisini konuşurdu.
Bugün çeyizin yerini sınav hazırlıkları aldı belki; ama sergileme kültürü hayatımızdan çekilmedi. Sadece mekân değiştirdi.
Artık o sergiler okullarda kuruluyor.
Teşbihte hata olmasın; öğrencilerimiz, öğretmenleriyle birlikte bir yıl boyunca ilmek ilmek işledikleri çalışmalarını adeta görücüye çıkarıyor. Sergi salonları hazırlanıyor, stantlar kuruluyor, emekler titizlikle yerleştiriliyor. Ve sonra bekleyiş başlıyor… Çünkü herkes bilir ki, pazara tezgâh açan müşteri bekler. Sergiye gelen her ziyaretçi; okul idaresinin, öğretmenin, öğrencinin ve velinin yüreğine küçük bir sevinç bırakır. Bu da en tabii haklarıdır.
Yıllardır imkân buldukça bu sergilere katılmaya gayret ediyorum. Davet edilenlere de, edilmeyenlere de… Yazıyla, şiirle ve toplumsal meselelerle meşgul biri olarak her sergide ayrı bir hikâye okurum. Hele çocukları için koşturan anne babaların yüzündeki gurur; bir fotoğraf karesine sığdırmaya çalıştıkları o tatlı telaş… İnanın, başlı başına bir kitap mevzusudur.
Dikkatle bakıldığında sergiler, okulun ve öğrencinin kimliğini ele verir. Şehrin merkezindeki okullarda; arabada bilgisayar kullanımını kolaylaştıran sistemler, evden uzakta çiçek sulama düzenekleri, bebek ağladığında haber veren teknolojik tasarımlar öne çıkarken; taşımalı eğitimin olduğu okullarda bambaşka fikirlerle karşılaşırsınız.
Hayvanların otomatik kaşınmasını sağlayan düzenekler…
Traktör römorkunun devrilmesini engelleyen sistemler…
Otomatik yemleme makineleri…
Her bir proje, öğrencinin yaşadığı hayatın aynasıdır.
Boşuna dememişler: "Testinin içinde ne varsa dışına o sızar."
Kırsaldan gelen bir öğrenci, tasarımını yaparken annesini, babasını, ailesinin gündelik hayatta yaşadığı zorlukları düşünür. "Bu fikir aklına nasıl geldi?" diye sorduğunuzda cevabı nettir:
"Öğretmenim, annem babam çok yoruluyor. Ben de onların yükünü biraz hafifletmek istedim."
İşte sergilerin asıl dili burada saklıdır.
Bazen bir deprem, bazen bir yangın, bazen bir trafik kazası… Çocuğun hayatına değen bir acı, sergi masasında bir fikre dönüşür. Şayet bu çalışmalar ciddiyetle ele alınır, desteklenir ve geliştirilirse; yarının seri üretim projelerinin temeli işte bu mütevazı salonlarda atılabilir.
Bir sergide gördüğüm ışıklı deprem terliği hâlâ zihnimdedir. Basit ama derin anlamlı bir fikirdi. Elektriklerin kesildiği bir deprem anında, tahliye sırasında cam kırıklarından ve çivilerden korunmayı sağlayacak bir çözüm… Özellikle küçük yaş grupları için ne kadar kıymetli olduğu izahtan varestedir.
Bu sebeple, öğrencilerini yalnızca notlara değil; hayata, afete, tedbire ve sorumluluğa hazırlayan idarecileri ve öğretmenleri yürekten tebrik ediyorum. Saf ve duru duygularıyla büyük fikirler üreten öğrencilerimizi de…
Toplum olarak afetleri çoğu zaman yaşadıktan sonra hatırlıyoruz. Oysa okul sergileri bize sessizce şunu fısıldıyor:
Önlem, farkındalık ve çözüm; çocukların hayal gücünde çoktan filizlenmiş durumda.
Yeter ki o dili duymayı bilelim. Yeter ki o sergilerin arasında dolaşırken yalnızca projelere değil, çocukların kalbine de bakalım.
TAVSİYE: 50 yıllık birikimimle hazırladığım ''Mahirane Söylemler, Susamak, Depremle Yaşamak, Kazalar Geliyorum Demez, Hayallerin Peşinde-1, Bir Ömrün Sessiz Notları'' isimli kitaplarımı okumanızı ve evlatlarınıza da okutturmanızı gönülden tavsiye ederim. Bu eserleri, 536 568 11 41 numaralı telefondan bana ulaşarak (her biri 250 TL) imzalı olarak temin edebilirsiniz.