Ramazan ayı içerisindeyiz. Yazının kaleme alındığı gün itibarıyla 10 ramazan 1447.
Çok üzgününüz ki Ramazan ayının ruhuna aykırı iç ve dışta istenmeyen hadiseler gerçekleşiyor. Kadim topraklara kin, nefret ve düşmanlık tohumları saçılıyor.
İklim kış, Şubatın son günü; 28 Şubat.
İklim sıcak; İki gün önce Pakistan-Afganistan savaşı çıktı.
Bu yetmedi sıcaklık, bu gün İsrail’in, ağabeyi/hâmisi ABD’nin desteği ile İran’a füzelerle saldırısıyla bir kat daha arttı.
İçte 28 Şubat denilen kara bir leke silinmek üzere MEB genelgesi doğrultusunda Ramazan etkinlikleri coşkuyla yerine getirilirken sözde sanatçı, siyasetçi, yazar, gazeteci, değişik meslek odası temsilcisi 168 kişi çıkıyor, yüzde 99'u Müslüman olan bir toplumun dini inançlarını kendi açılarından yorumlayarak onları azınlık sınıfına koyup “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” bildirisine imza attılar.
Bildiri sonrası ne oldu biliyor musunuz?
Bir Roman kökenli Celal Karatüre boy gösterip, “Kâbe’de hacılar hu der ALLAH” ilahisiyle viral oldu.
Yere-göğe, dağa-taşa ALLAH dedirtiyor. Dillerde bu ilahi, gönüllerde ALLAH lafzı dolaşıyor bu günlerde çok şükür. Okullar bu ilahi ile coşuyor.
Ancak dıştaki gelişmeler bir Müslüman olarak ve Ramazan ikliminde bizleri üzdü. Geçen sene Gazze sıkıntıdaydı, bu sene yukarıdaki gelişmeler oldu dünya ölçeğinde.
Hatırlarsanız Gazze’ye SUMUD gönderilirken bileklere mavi kurdeleler bağlanmıştı.
Mavi kurdele, sabrın ve umudun ince bir hatırlatıcısı kabul edilmişti. Bileğe bağlanan her düğüm, “dayan, az kaldı, geçecek” diye fısıldıyordu. Sabrın rengi mavidir; gök gibi sonsuz, umut gibi engin. STK’larda büyükler, okullarda öğrencileri mavi kurdeleleriyle umudun yanında olmuşlardı.
Yukarıdaki satırlar sonrası “mavi kurdelenin” bir başka yönünü anlatan ALINTI yazıya yer vereceğim. İstiyoruz ki, iklimler insanları etkilesin. Dolaysıyla bireyler, toplumlar ve devletler bu etkiyle hareket etsinler.
Ölüler mi? Ölmezler.
Buyurun okumaya:
New York’ta yasayan bir öğretmen, lise son sınıfındaki öğrencilerinin diğer insanlardan farklı özelliklerini vurgulayarak onları bir biçimde onurlandırmaya karar verir… Ve öğretmen bir gün, Helice Bridges tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırır. Kaldırdığı her öğrenciye öncelikle kendisinin (sınıf ve öğretmeni için) ne kadar özel olduğunu belirtir. Sonra her birinin yakasına, üzerinde altın harflerle “Siz çok önemlisiniz” yazılı birer mavi kurdele takar… Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verir.
Bu projeye göre; her öğrencisine üçer tane daha mavi kurdele verir ve onlardan bu töreni yaşadıkları çevrede devam ettirmelerini ister. Öğrenciler daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi.
Öğrencilerden biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan ve ailece tanıdıkları, bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından yöneticiye iki tane daha kurdele vermiş ve;
“Bu mavi kurdele bizim sınıf projemiz. Sizden de onurlandırmanız için birini bulmanızı rica ediyorum. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlar da bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin” diye rica etmiş…
Mavi kurdeleleri alan yönetici aynı gün, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verir…
Patronun odasına girer ve ona: “iş dünyasında bir deha olduğundan ötürü kendisini takdir edip örnek aldığını” söyler… Ve bu mavi kurdeleyi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sorar. Şaşkına dönen patronu; “Tabii ki…” şeklinde cevap verir. Yönetici de mavi kurdeleyi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirir… Ekstra kurdeleyi verirken de; “Bana bir iyilik yapar mısınız, siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz? Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu onurlandırma töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece “bunun insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş…” diye ekler.
Patron o akşam evine geldiğinde on dört yaşındaki oğlunu yanına çağırır ve oğluna: “Bugün inanılmaz bir şey oldu… Ofisteydim, üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, “İş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için…” göğsüme bu kurdeleyi iliştirdi… Bana ayrıca bir kurdele daha verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi… Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin… Ben de “seni” onurlandırmak istiyorum. Çünkü günlerim aşırı yorucu geçiyor ve eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum… Oysa bu akşam buraya oturup, sana benim için “ne kadar farklı ve özel” olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun… “Seni çok seviyorum…” der ve o mavi kurdeleyi oğlunun yakasına takar…
Şaşkına dönen çocuk birden ağlamaya başlamıştır. Bütün vücudu titrerken başını kaldırır, gözleri yaş içinde olarak babasına bakar ve güçlükle: “Biliyor musun, ben yarın intihar edecektim baba…” der… “Çünkü ben senin beni hiç sevmediğini, beni hiç önemsemediğini düşünüyordum… Ama şimdi ise her şey çok farklı… Ben de seni çok seviyorum. Ve baba, şu an sen oğlunun hayatını kurtardın…”
Ah, keşke sevgiyi duymak, hissetmek isteyen insanların çok fazla olduğunu hiç unutmasak ve o “Mavi Kurdeleleri” ceplerimizden, kalbimizden ve beynimizden hiç eksik etmesek!
Ah, keşke bu Ramazan ayının rahmet ve bereket ikliminde eşler, birbirlerine ve çocuklarına bu kurdeleleri takmayı ihmal etmeseler!
Ah, keşke Müslüman devletler, aralarındaki “asgari müşterekleri” çoğaltıp sevgi ve kardeşlik bağlarını güçlendirseler, savaşlara girmeseler!
Ah, keşke İran, Müslüman ülkelere hep Şiiliği yaymaya çalışarak itici olmasa, İslam’ı dünyaya anlatarak sevilseydi!
Vesselam..