Sosyal medyada herkes için her şey yolunda görünüyor. Tatiller kusursuz, ilişkiler sorunsuz, kariyerler yükselişte kusursuz günler yaşanıyor. Gülümseyen yüzler, motive edici sözler, "pozitif kal" mesajlarıyla bildirilen durumları okuyoruz. Peki gerçekten herkes bu kadar mutlu mu? Yoksa çağımız, bizden sadece mutlu görünmemizimi bekliyor?
İnsan doğası gereği hazza yönelir, acıdan kaçınır. Bir tür olarak Homo sapiens, mutluluk ve huzur gibi olumlu duygulara yaklaşırkenüzüntü, öfke ve kaygıdan uzaklaşma eğilimindedir. Bu yönüyle kısmen hedonistik bir yapıya sahibiz. Ancak burada kritik bir eşik var. Olumsuz duygulardan kaçınma çabası, onları inkâr etme ve bastırma noktasına geldiğinde, bu hem psikolojiyle hem de biyolojiyle çelişen bir hal alır.
Elbette olumlu düşünmenin ruh sağlığı üzerindeki katkılarını gösteren çok sayıda çalışma bulunuyor. Pozitif psikolojinin öncülerinden MartinSeligman, 1990'lardan itibaren mutluluğu ve güçlü yönleri merkeze alan yaklaşımıyla önemli bir paradigma değişimi başlattı. İyimserlik, umut ve şükran gibi kavramlar psikoloji literatüründe daha görünür hale geldi. Bu değerli bir katkıydı. Ancak zamanla bu yaklaşımın popüler kültüre yansıyan yüzü, "hep mutlu olmalıyım" baskısına dönüştü.
Bugün birçok insan, negatif olarak etiketlediği duygularla mutlak bir mücadele içindedir. Sosyal medya bu dinamiği daha da görünür kılıyor. Algoritmalar neşe, başarı ve motivasyon içeren içerikleri ödüllendirirken kırılganlık, belirsizlik ve içsel çatışmalar çoğu zaman görünmez kalıyor. Böylece insanlar yalnızca başkalarının "zirve anlarını" izleyerek kendi gündelik mücadelelerini eksiklik gibi algılayabiliyor. Sürekli mutlu görünen bir dünyada, kendi mutsuzluğu kişiye kişisel bir başarısızlık gibi gelmeye başlıyor.Üzülmemeliyim. Öfkelenmemeliyim. Kaygılanmamalıyım. Çünkü güçlü insan böyle yapmaz. Çünkü başarılı insan pozitiftir. Çünkü çevremizde kim sürekli karamsar biriyle olmak ister?
Tam da burada "toksik pozitiflik" kavramı devreye giriyor.Toksik pozitiflik, yalnızca olumlu duyguların kabul edilebilir olduğu; öfke, yas, hayal kırıklığı ya da kırgınlık gibi duyguların ise zayıflık olarak etiketlendiği bir kültürel atmosferi ifade eder. Bu yaklaşımda mutluluk bir tercih değil adeta bir zorunluluktur. Kişi üzgün olduğunda "yeterince güçlü olamadığını", kaygılandığında "fazla hassas davrandığını" düşünmeye başlar. Böylece yaşadığı asıl duygunun yanında bir de suçluluk ve yetersizlik duygusu eklenir. Bu ikincil duygular, psikolojik yükü daha da ağırlaştırır. Yani her durumda olumlu tarafı görmeye zorlamak, her duyguyu hızla "çözmeye" çalışmak gerekir. "Boş ver, geçer", "Olumlu düşün", "Her şey bir sebeple olur" gibi cümleler ilk bakışta destekleyici görünse deçoğu zaman kişinin yaşadığı duyguyu geçersizleştirir. Oysa insanın ihtiyacı her zaman çözüm değildir bazen sadece anlaşılmaktır.
Hepimiz için çarpıcı bir gerçek vardır. Bir duyguyu yaşamadan dönüştüremezsiniz. Duygular biyolojik olarak işlevseldir. Öfke sınırlarımızı, üzüntü kayıplarımızı, kaygı ise belirsizlik karşısındaki hazırlık ihtiyacımızı işaret eder. Bu sinyalleri susturmaya çalışmak, alarmı kapatıp yangını görmezden gelmeye benzer. Duygular bastırıldığında kaybolmaz yalnızca biçim değiştirir. Bazen bedensel gerilim bazen ani patlamalarbazen de tükenmişlik olarak geri dönebilir.Öfkeyi bastırmak onu ortadan kaldırmaz.Kaygıyı yok saymak onu çözmez. Aksine, bastırılan duygular daha derin ve kontrolsüz biçimde geri dönebilir. Duyguyla kalabilmek belki sadece birkaç dakika onu tanımamıza ve anlamlandırmamıza alan açar.
Psikolojik sağlamlık, sürekli güçlü görünmek değildir. Esneklik, düştüğünde yeniden ayağa kalkabilmektir. Bu esneklik ise duyguları bastırarak değil onlara yer açarak gelişir. Duygu regülasyonu dediğimiz beceri, duyguları yok etmek değil onları fark etmek ve neye ihtiyaç duyduğumuzu anlayarak kendimize iyi gelecek yolu seçebilmektir. Bazen bu bir nefes molasıdır bazen bir dost sohbeti bazen de sadece "Şu an üzgünüm" diyebilmektir.
Sürekli mutluluk hali bir ideal olabilir.Ama insan doğasına uygun değildir. Hayat; kayıpları, belirsizlikleri, hayal kırıklıklarını da içerir. Kötü hissetmek, hasta ya da yetersiz olduğumuz anlamına gelmez. İnsan olduğumuz anlamına gelir.Gerçek iyimserlik, olumsuzlukları inkâr etmek yerine onlarla birlikte var olabilmektir. Umut, "hiç kötü bir şey olmayacak" demek değildir. "Kötü şeyler olduğunda da baş edebilirim" diyebilmektir.
Belki de asıl soru şu: Mutlu olmak mı istiyoruz, yoksa mutsuz görünmemek mi? Çünkü iyi olmak çoğu zaman hedefe kilitlenerek değil duygularımıza dürüstçe temas ederek mümkün olur. Mutluluğu bir performansa dönüştürdüğümüzde, onu deneyimlemekten uzaklaşırız. Çünkü performans izleyiciye yöneliktir.Deneyim ise içsel bir temas gerektirir. Sürekli güçlü görünme çabası, insanı kendi kırılganlığından koparır. Oysa kırılganlık, insan olmanın en doğal ve en birleştirici yanıdır.Ve bazen iyilik, "Her şey yolunda" demekte değildir. "Şu an zorlanıyorum" diyebilme cesaretindedir.