Bilindik bir hikâye vardır; ama her bilindik hikâye, içine girildiğinde insanın canını yeniden yakar. Bir öğretmen, yeni bir okula atanır. Sınıfında sorunlu bir çocuk vardır: kural tanımayan, kimseyle geçinemeyen, kimsenin sevmediği bir çocuk… Sessizce itilmiş, görünmez kılınmış, kalabalıkların içinde yalnız bırakılmıştır. Bu çocuk öğretmenin dikkatini çeker.
Öğretmen, meslektaşlarına danışır. Bu çocuğa nasıl yardım edebileceğini sorar. Aldığı cevaplar serttir: "Onunla uğraşmaya değmez, ondan hayır çıkmaz. Baş belasının tekidir." Bu sözler öğretmeni rahatlatmaz; aksine içini daha da ağırlaştırır.
Öğretmen, öğrencinin okul kayıtlarını inceler. Çocuk okula başladığında kurallara uyan, çalışkan, tertipli bir öğrencidir. Ne var ki ikinci sınıfta içine kapanmış, beslenme getirmez olmuş, arkadaşlarından uzaklaşmaya başlamıştır. Kayıtlarda annesinin ağır hasta olduğu yazılıdır. Bir süre sonra çocuk bambaşka birine dönüşür: kural tanımaz, isteksiz, hırçın… Bu döneme ait kayıtlarda ise tek bir cümle vardır: "Annesi vefat etti."
Artık öğretmen için her şey nettir. Sorun bir çocuk değildir; sorun, kaybedilmiş bir annedir. Ve öğretmen, o boşluğa sevgiyle dokunmaya karar verir. Çocuğun eksilen yanlarını yargıyla değil, şefkatle tamamlamaya başlar. Zamanla çocukta küçük ama anlamlı değişimler görülür; gözleri parlar, sesi yumuşar, davranışları dönüşür.
Bir Öğretmenler Günü… Sınıfta yaldızlı kâğıtlara sarılmış hediyeler, parlak kurdeleler vardır. Her şey ışıltılıdır. Bir tek o çocuk hariç. Onun elinde buruşmuş bir gazeteye sarılmış, saklanmaya çalışılan küçük bir paket bulunur. Öğretmen, sınıfa girdiği anda çocuğun yüzündeki mahcubiyeti fark eder.
Hediye açılır. Gazetenin içinden birkaç taşı eksik bir künye ile yarım şişe parfüm çıkar. Sınıf sessizleşir. Çocuk, dünyadaki en kıymetli varlığını; annesinden geriye kalan tek hatırayı öğretmenine uzatmıştır. Öğretmen o an anlar: Sevgi bazen bir çocuğun avucuna sığar, bazen bir annenin kokusunda yaşar.
Yıllar geçer. O çocuk okulu bitirir, hayata tutunur, önemli bir mevkide görev alır. Evleneceği zaman öğretmenine bir mektup yazar ve nikâh şahidi olmasını ister. Nikâh günü geldiğinde, damat umutla öğretmenini bekler. Kapıda öğretmeni görür görmez gözüne ilk çarpan şey, annesinin birkaç taşı eksik künyesidir. Koşar, sarılır ve kulağına fısıldar:
"Öğretmenim, hâlâ annem gibi kokuyorsunuz…"
Benim hikâyem ise biraz daha sessiz, biraz daha içe doğru akar.
Yayladan köye her gün bir saat yürüyerek, çamura bata çıka, karda kışta okula gittiğim için ailem ilkokul beşinci sınıfı Ankara'da, ablamın yanında okumamı istedi. Yıl 1976'ydı. Ağabeyim beni Çankaya'da (Mithatpaşa İlkokulu) bir okula yazdırdı. Sınıfın kapısına kadar götürdü. Kapıyı açtığım anda öğretmen, sanki beni önceden tanıyormuş gibi, "En arkadaki boş sıraya otur," dedi.
Köyde yokluk içinde ama azimle okuyan çalışkan bir öğrenciydim. Şehirde ise birdenbire son sıralara düştüm. Ne kadar çalışsam da yazılılarım hep bir gelirdi. Zamanla şuna inandım: Demek ki sorun bendeydi.
Bir gün öğretmenimiz veli toplantısı yaptı. Okuryazar olmayan ama yüreği okumaya susamış ablam geldi. O dönem toplantılar öğrencilerin yanında yapılırdı. Ablam çekinerek sordu:
"Hocam, Mahir'in durumu nasıl?"
Öğretmen, yazılı kâğıtlarını göstererek, "Hepsi bir işte," dedi.
Bu cümle, kalabalığın ortasında hem beni hem de ablamı susturdu. Köyde çalışkan olan bir çocuk, şehirde zirvede olamasa bile en azından ortalarda olmalıydı. Oysa ben annemden, babamdan uzakta; telefonsuz bir evde, içime kapanmıştım. Bir gün olsun öğretmenim beni çağırıp, başımı okşayıp, "Nereden geldin, kimin yanında kalıyorsun, kimi özlüyorsun?" diye sormadı.
İçimde öyle derin bir memleket hasreti vardı ki, okuldan eve dönerken 19 plakalı bir taksi gördüğümde yarım saat başında beklemiştim. O plakada annemi, babamı ve köyümü görmüştüm.
Bir gün öğretmen, "Çocuklar, sinemaya gideceğiz," dedi. Hayatımda hiç sinema görmemiştim; sevinçle dolmuştum. Ama ardından gelen cümle, sevincimi içimde boğdu:
"Sinemaya gelmek isteyenler bilet parasını getirsin."
Eniştem belediyede işçiydi; maaşlar gecikirdi, grevler olurdu. O evde kimseye böyle bir isteği söyleyemezdim. Sonuçta benden başka herkes parasını verdi. Öğretmen, arkadaşlarımı sinemaya götürecekti. Masum çocuğun ahı mı geçti bilmem son anda engel çıktı. Oh, dedim.
Bu yazıda iki öğretmen var. Biri, öğrencisinin içindeki yarayı görüp sevgiyle saran öğretmen. Diğeri ise Anadolu'nun bir köyünden gelen çocuğun sessiz çığlığını duyamayan…
Çocuklukta incinen bir yer, yıllar geçse de iyileşmiyor. Özellikle eğitimde ve toplu etkinliklerde, her çocuğun hikâyesini düşünmek zorundayız. Çünkü herkes aynı yerden gelmez, aynı yükü taşımaz.
"Sözle iyilik güven, düşünceyle iyilik derinlik, vermekle iyilik sevgi yaratır." Sevgi ise unutulmaz.
Özetin özeti: İnsanlar aya benzer; herkesin karanlık bir yüzü vardır. Tencerede bazen et, bazen dert kaynar. Önemli olan kapağı açıp içindekini görebilmektir.
Keşke o gün beni de sinemaya gideceklerin arasına alsaydın, öğretmenim… Belki bugün elini öperek borcumu ödeyebilirdim.
TAVSİYE: 50 yıllık birikimimle hazırladığım ve içinde 660 farklı nükteli nasihat barındıran Mahirane Söylemler, Susamak, Depremle Yaşamak, Kazalar Geliyorum Demez, Hayallerin Peşinde-1, Bir Ömrün Sessiz Notları isimli kitaplarımı okumanızı ve evlatlarınıza da okutturmanızı gönülden tavsiye ederim. Bu eserleri, 536 568 11 41 numaralı telefondan bana ulaşarak (her biri 250 TL) imzalı olarak temin edebilirsiniz.