İletişim, insanın yalnızca bilgi aktarmak için kullandığı bir araç değildir aynı zamanda duygularını düzenleme, kendini tanıma ve başkalarıyla güvenli bağlar kurma biçimidir. İnsan, doğası gereği sosyal bir varlıktır ve psikolojik iyi oluşunun temelinde anlaşıldığını hissetmek yatar. Bu nedenle iletişim, ruh sağlığı açısından hayati bir rol oynar. Kurulan her temas, bireyin iç dünyasıyla dış dünya arasında bir köprü işlevi görür.

Psikolojik açıdan bakıldığında iletişim, bireyin kaygı düzeyini doğrudan etkileyen bir faktördür. Kaygı çoğu zaman belirsizlikten, anlaşılmamaktan ya da duyguların ifade edilememesinden beslenir. Düşüncelerini ve hislerini güvenli bir şekilde paylaşabilen bireylerde kaygının daha yönetilebilir olduğu görülür. Çünkü söze dökülen duygu, zihnin içinde dolaşan ve büyüyen bir tehdit olmaktan çıkar. Somutlaşır, sınırları belirginleşir. Bu durum, kişinin kontrol algısını güçlendirir ve içsel rahatlama sağlar.

İletişimin bir diğer güçlü yönü, duygusal düzenlemeye katkı sunmasıdır. İnsan, yaşadığı deneyimleri anlattıkça onları anlamlandırır. Özellikle empatik bir dinleyiciyle kurulan iletişim, bireyin kendine dair farkındalığını artırır. "Yalnız değilim." hissi, stres hormonlarının azalmasına, güven duygusunun artmasına yardımcı olur. Bu nedenle terapötik ilişkilerde iletişim, başlı başına iyileştirici bir etki taşır. Bazen bir sorunun çözülmesinden çok o sorunun anlaşıldığını hissetmek bile kaygıyı azaltmaya yeterlidir.

Sağlıklı iletişim yalnızca konuşmak ziyade aynı zamanda dinlemeyi de içerir. Etkin dinleme, karşıdaki kişinin duygusunu yargılamadan kabul etmeyi gerektirir. Bu tutum, bireyin kendini ifade etme cesaretini artırır ve savunma mekanizmalarını zayıflatır. Özellikle yakın ilişkilerde açık ve dürüst iletişim, çatışmaların yıkıcı değil yapıcı olmasını sağlar. Bastırılan duygular zamanla kaygı, öfke ya da tükenmişlik olarak geri dönerken ifade edilen duygular ilişkiyi güçlendiren bir bağa dönüşebilir.

İletişimin gücü, yalnızca bireysel düzeyde değildir toplumsal düzeyde de kendini gösterir. Anlaşılma ihtiyacının karşılanmadığı ortamlarda huzursuzluk ve güvensizlik artar. Oysa açık iletişimin olduğu alanlarda insanlar kendilerini daha güvende hisseder, iş birliği artar ve psikolojik dayanıklılık güçlenir. Bu bağlamda iletişim, hem ruh sağlığını koruyan hem de insan ilişkilerini onaran bir kaynak olarak değerlendirilebilir.

Sonuç olarak iletişim, kaygıyı azaltan, bireyin kendisiyle ve başkalarıyla bağ kurmasını sağlayan güçlü bir psikolojik araçtır. Söylenen kadar söylenmeyeni de duymaya çalışmak, insanın hem kendine hem karşısındakine verebileceği en büyük destektir.

İletişim çoğu zaman konuşmakla eş anlamlı düşünülse de onun asıl gücü doğru soruları sorabilmekte gizlidir. Aktif dinleme, karşıdakini gerçekten anlamaya niyet etmeyi ve bu niyeti sorularla görünür kılmayı gerektirir. Soru sormak, merakın ve tevazunun doğal bir sonucudur.İnsanın bilmediğini kabul edebilme cesaretidir. Çocuklar bu cesareti doğal olarak taşır.Dünyayı anlamlandırmak için durmaksızın sorarlar. Yetişkinlikte ise soru sormak çoğu zaman bir risk gibi algılanır. Oysa iletişimin dönüştürücü gücü tam da burada ortaya çıkar. Sorular, yalnızca bilgi edinmenin değil, ilişki kurmanın da en etkili yoludur. Doğru sorular sorulduğunda karşıdaki kişi kendini değerli, görülmüş ve anlaşılmış hisseder. Bu da güveni artırır, kaygıyı azaltır ve iletişimi yüzeysel bir etkileşim olmaktan çıkarıp derin bir bağa dönüştürür. Soru sorabilen insan hem kendine hem karşısındakine alan açar.

İletişim, bireyin yalnızca başkalarıyla değil kendisiyle de temas kurmasını sağlar. İnsan konuşurken aynı zamanda kendi iç dünyasına da seslenir. Bu nedenle iletişim, kişinin kendi sesini bulmasında önemli bir araçtır. Düşüncelerini ifade eden birey, neye inandığını, neyi önemsediğini ve nerede durduğunu daha net fark eder. Kendi sesini bulmak; muhakeme gücünü geliştirmek, güçlü ve zayıf yönleriyle yüzleşebilmek anlamına gelir. Samimi iletişim ortamları, bireyin kendini sansürlemeden ifade edebilmesine olanak tanır. Böylece kişi, başkasının aynasında kendini yeniden görür. İletişimin olmadığı yerde insan içe kapanır, daralır ve kendi düşüncelerinin yankısında kaybolur. Oysa iletişim, bireyi sürekli olarak genişlemeye, dönüşmeye ve gelişmeye davet eder. Konuştukça insan hem dünyayı hem kendini yeniden kurar.

Sonuç olarak iletişim, yalnızca kelimelerin alışverişi değildir insanın kendini, karşısındakini ve dünyayı anlamaya yönelik sürekli bir çabasıdır. Soru sormak bu çabanın en sahici hâlidir. Merakla sorulan her soru, hem bireyin kendi iç sesine yaklaşmasını hem de karşısındakiyle daha derin bir bağ kurmasını mümkün kılar. İletişim sayesinde insan, düşüncelerini düzenler, duygularını tanır ve kaygılarını paylaşılabilir kılar. Paylaşılan kaygı ise ağırlığını yitirir. Kendini ifade edebilen, dinlendiğini ve anlaşıldığını hisseden birey, hem psikolojik olarak güçlenir hem de ilişkilerinde daha sağlam adımlar atar. Bu nedenle iletişimi bir beceriden öte, insan olmanın temel bir ihtiyacı olarak görmek gerekir. Dinlemeyi, sormayı ve samimiyetle cevap vermeyi göze aldığımızda; hem kendi sesimizi daha net duyar hem de başkalarının sesine gerçek anlamda yer açmış oluruz.