Toplumsal cinsiyet konusu günümüzde en çok konuşulan ama belki de en zor konuşulan başlıklardan biridir. Kadınlar ve erkekler arasındaki farklılıklar gündeme geldiğinde tartışmalar çoğu zaman bilimsel bir zeminde ilerlemek yerine hızla ideolojik bir gerilime dönüşebiliyor. Oysa insan davranışını anlamaya çalışan psikoloji için bu farklılıkları konuşmak oldukça doğal bir ihtiyaçtır. Çünkü toplumsal cinsiyet yalnızca sosyal bir kategori değilaynı zamanda bireyin kendini nasıl algıladığını, duygularını nasıl ifade ettiğini ve hayatındaki seçenekleri nasıl değerlendirdiğini etkileyen güçlü bir psikososyal çerçevedir.
Kadınlar ve erkekler arasında bazı ortalama psikolojik farklılıkların olduğu uzun zamandır biliniyor. Örneğin risk alma davranışı, sosyal ilişkilere yönelim ya da bazı bilişsel beceriler gibi alanlarda farklı eğilimler ortaya çıkabiliyor. Ancak bu noktada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Ortalama farklılıklar bireylerin potansiyelini belirleyen kesin kurallar değildir.
Başka bir ifadeyle, kadınlar ve erkekler arasında bazı eğilimler olsa da her birey bu ortalamaların dışında özellikler gösterebilir. Empati becerisi yüksek erkekler, teknik alanlarda son derece başarılı kadınlar ya da geleneksel kalıpların dışında meslekler seçen pek çok insan vardır. İstatistiksel eğilimler bireysel hikâyeleri belirlemez. Bu nedenle psikolojide bireyi yalnızca ait olduğu kategori üzerinden değerlendirmek yerine onun bireysel özelliklerini ve yaşam deneyimlerini anlamak önemlidir.
Toplumsal tartışmaların sık sık düştüğü hata da burada ortaya çıkıyor. Bir tarafta kadınlar ve erkekler arasındaki tüm farkların yalnızca toplumsal baskıların sonucu olduğunu savunan bir yaklaşım bulunurken diğer tarafta bu farklılıkları değişmez ve katı gerçekler olarak gören bir yaklaşım yer alabiliyor. Oysa insan davranışı çoğu zaman biyolojik eğilimler, sosyal çevre ve bireysel deneyimlerin birlikte şekillendirdiği karmaşık bir yapıya sahiptir. Psikoloji araştırmaları da insan davranışının tek bir nedene indirgenemeyecek kadar çok boyutlu olduğunu göstermektedir.
Meslek tercihlerindeki farklılıklar da bu karmaşık sürecin bir parçasıdır. Bazı alanlarda erkeklerin bazı alanlarda ise kadınların daha yoğun temsil edilmesi tek bir nedene indirgenemez. Toplumsal beklentiler, rol modeller, fırsat eşitsizlikleri ve bireysel ilgi alanları bu tercihler üzerinde birlikte etkili olabilir.
Örneğin teknoloji ve mühendislik alanlarında erkeklerin daha fazla temsil edilmesi çoğu zaman yalnızca ayrımcılık tartışmalarıyla ele alınır. Ancak bireylerin ilgi alanları, kariyerden beklentileri ve yaşam tercihleri de bu tabloyu şekillendirebilir. Benzer şekilde eğitim, bakım ya da insan ilişkilerinin yoğun olduğu mesleklerde kadınların daha fazla yer alması da birçok farklı etkenin bir araya gelmesiyle açıklanabilir. Bu noktada önemli olan bireylerin toplumsal beklentilerden bağımsız olarak kendi ilgi ve yeteneklerini keşfedebilecekleri ortamların oluşturulmasıdır.
Bu noktada asıl hedef, kadınları ya da erkekleri belirli alanlara zorlamak değil herkesin kendi ilgi ve yeteneklerini özgürce geliştirebileceği fırsat eşitliğini sağlamaktır. Bir kız öğrencinin mühendis olmak istemesi de bir erkek öğrencinin öğretmenlik mesleğini seçmesi de aynı derecede doğal ve desteklenmesi gereken tercihlerdir.
Psikolojik açıdan bakıldığında bireylerin kendilerini gerçekleştirebilmeleri, toplumsal beklentilerin baskısından ziyade kendi ilgi ve değerleri doğrultusunda seçim yapabilmeleriyle mümkündür. Bu nedenle toplumsal cinsiyet tartışmalarında asıl odak noktasının bireyin potansiyelini sınırlayan kalıpları sorgulamak olması gerekir. İnsanların potansiyellerini özgürce geliştirebildikleri toplumlarda hem bireysel iyi oluşun hem de toplumsal gelişimin daha güçlü olduğu görülmektedir.Belki de gerçekten eşitlikçi bir toplumun en önemli göstergesi şudur: İnsanların yalnızca kadın ya da erkek oldukları için değil, birey oldukları için değerlendirilmesidir.
Toplumsal cinsiyet üzerine yapılan tartışmaların amacı kadınlar ve erkekler arasında bir rekabet yaratmak değil bireylerin potansiyellerini sınırlayan görünmez kalıpları fark edebilmektir. İnsanların yalnızca cinsiyetleri üzerinden değil, bireysel özellikleri, yetenekleri ve hayalleri üzerinden değerlendirilmesi daha sağlıklı bir toplumun temelini oluşturur. Bu nedenle toplumsal cinsiyet konusunu konuşabilmek, farklı görüşleri dinleyebilmek ve bilimsel veriler ışığında değerlendirebilmek büyük önem taşır. Belki de asıl mesele kadınların ve erkeklerin nasıl olması gerektiğini tartışmak değil her bireyin kendisi olabileceği bir toplumsal iklimi birlikte kurabilmektir.